Doğaya duyulan derin özlem.

 

Doğa diye isimlendirdiğimiz koca evren ve insan doğası diye tanımladığımız habitat. İki büyük oluşum birbirini başlatan, yücelten ve yok eden müthiş mekanizmalardır. Varlığın ve yokluğun tanımıdır. Büyük bir ormanın içindeyken ya da bir manzara resmine bakarken doğanın büyüklüğü ve muhteşemliği karşısında büyüleniriz. O anda çok karmaşık ve tanımlanması zor birçok duygu ve düşünce oluşur. Yaşamı ve ölümü aynı anda hissederiz. Varoluşu ve hiçliği hayal ederiz. O kocaman evrenin içindeki küçüklüğümüzü ve aynı zamanda kısacık hayattaki nefeslerimizin eşsizliğini fark ederiz. Bastığımız yerin ne kadar da fazla deneyime sahip olduğunu hisseder ve varoluş karşısında boyun eğeriz.

 

Tüm bu his ve düşünceler ve fazlası aslında durup etrafımıza baktığımızda zihnimizde oluşanların küçücük bir parçası bile etmeyebilir. Fakat bu yoğun duygular aynı zamanda tarifsiz bir huzuru da ikram eder bize. Küçük, ufacık bir tebessüm ve derin bir nefes ile başımızı yukarı doğru kaldırıp anlamı ararız. Anlam yüklediğimiz onca kavram aynı zamanda anlamsızlaşır.  Verimli toprakları ve doğa anayı seyrederken bize sunulan bolluğu ve bereketi kanıksarız. Aynı zamanda bir suçluluk da kaplar içimizi. Hem doğaya hem kendimize hem de tüm varoluşa. Acaba gerektiği kadar sorumluluk alabildik mi kendimiz ve varoluşumuz için? Sorgulamalar beraberinde suçluluk ve bağımsız olma arzusu getirir. Her şeyden ve herkesten bağımsız olmak. Baktığınız ve gördüğünüz muhteşem manzara sizde, “oralı” olma isteği uyandırır. Orada kalmak orada yaşamak arzusu. Tüm o karmaşadan ve kaostan uzakta sadece doğa ile ve varoluş ile baş başa ve teslim olarak yaşamak istersiniz. Zihnimizi mevcut kurgulanmış gerçeklikten ne kadar ayrıştırabilirsek o kadar fazla isteriz oralı olmayı. Fakat bilmediğimiz ya da unuttuğumuz bir gerçek vardır ki biz zaten oralıyızdır.

 

Zaten istediğimiz arzuladığımız kendimizi evimizde ve güvenli hissettiğimiz yegane yer zaten orasıdır. Biz insan eliyle bile isteye kendi memleketimizden kendi gerçek yuvamızdan ayırdık kendimizi ve şimdi de kurgulanmış bu kaosun içinden yılgın gözlerle özlem ve hasret duyuyoruz baktığımız eski evimize. Eski evimiz hala taze ve diridir. Eski evimizde hepimize yetecek kadar geniş arazi ve kaynak mevcuttur. Biz ise kendi elimizle oluşturduğumuz küçücük alanlarda üst üste sığışmak için ölüm kalım mücadelesi verme peşindeyiz. Gariptir. Beş odası olan bir eve sahipken tüm geniş ailenin evin en küçük odasında sıkışarak yaşamaya çalışması gibi. Bir de bu durumu o kadar çok kanıksamışız ki o küçücük odaya sığışmak ve orayı daha elverişli hale getirmek için türlü teknoloji ve çözüm yolları da geliştirmişiz. Katlanır masalar, yataklar gibi dar alana sığmak için yaratıcı fikirler günümüzde oldukça revaçtadır.  Koca evren diyoruz. Koca evreni bırakalım yaşadığımız dünyamızda bile o kadar çok yaşanılabilir boş arazi varken biz yine küçücük alanlara sığmaya oralarda azıcık oksijeni idareli kullanmaya çalışıyoruz. Evren dedik, dünya dedik hadi biraz daha kadrajı yakınlaştıralım, yaşadığımız ülke içinde bile daha konforlu hareket edebileceğimiz o kadar geniş araziler varken biz yine aynı öğrenilmiş çaresizlik kitabını tekrar tekrar okumaya ve gelecek nesillerimize anlatmaya devam ediyoruz.

 

Evet gelişmiş teknolojilerin ve yaşamı kolaylaştıran birçok imkanın ve seçeneğin bulunduğu kalabalık metropollerin getirdiği rahatlıkların da farkında olmak gerekiyor, inkar edemeyiz. Sadece teraziye koyulduğunda kümülatif değerlendirmede ortaya yine mutsuzluklar çıkmaktadır. Bu mutsuzluklara çözüm üretmek ve gelecek nesli mutsuzluklar üzerine inşa etmek yerine umut ve huzur tohumları ekmek gerekmektedir.

 

Uzman Psikolog H. Mert Özaydın

YAŞAM BİÇİMİNİZİ ŞİMDİ SİZ TERCİH EDİN

HEM DE HİÇ ÜCRET ÖDEMEDEN!

 

Herkes birbirine düşman, kimse kimseyi alttan alamıyor ya da almıyor. Sevmeye çalışmıyor ve kendinden saymadığı gibi bir de aşağı görüyor. Nefret üzerine inşa edilmiş bir düzende birlik olmaya çalışmak, aile olmaya, takım olmaya çalışmak ne kadar da zor. Herkes kendi hayatını sonsuz zannediyor ve sonsuz kibirle kendinde olup etrafındaki insanlarda olmayanlara dikkat kesiliyor.

 

Acaba gerçekten bir gün huzur içinde uyuyup uyanabilecek miyiz? Huzursuzluk içinde uyuyup sonsuz uykuya geçmeden umarım bu deneyimi yaşayabiliriz.

 

Evet kimse kimseye mecbur değil, kimse kimsenin derdine ya da neşesine ortak olmak zorunda da değil. Saygı ve sevgi çerçevesinde diyorduk ya hani, aslında sadece bu asgari seviyeyi tutturabilsek dahi kafi olabilecekken son yıllarda bu alt seviyeden bile oldukça uzaklaştık. Ayrıştıkça bölündük, bölündükçe yalnızlaştık ve yalnızlaştıkça diğerine kızdık. Neden bizi kabul etmedi ya da neden bizi de diğerini sevdiği gibi sevmedi diye. Bu öfke silsilesiyle baş başa kalmış, her anını bu öfkeyle yaşayan insanlarla doldu sokaklar ve evler.

 

Herkes mutsuz herkes sinirli ve tahammülsüz. Mutlu olmak lüks olmamalı. Mutlu olmaya çalışmak da lüks olmamalı. Etrafınızdaki insanlar size “Nasılsın?” diye sorduğunda gönül rahatlığıyla “İyiyim.” diyemiyorsunuz. Kendinizi iyi hissetmeyebilirsiniz, fakat iyi hissetseniz dahi biliyorsunuz ki karşınızdaki kişi de diğerleri gibi mutsuz olabilir bu yüzden sanki sizin iyi oluşunuz bir yük ya da suçmuş gibi hissettiriyor.

 

Mevcut problemlerin sorumluluğunu ona buna atmaya oldukça meyilliyiz. Bazı toplumsal konularda tek başınıza bir şeyleri değiştiremiyor olabilirsiniz buna hak veriyorum fakat bireysel olarak kendi yaşantınızda da mı hiçbir şey değiştiremiyorsunuz? Hiç mi bir şeyleri yoluna koyacak gücümüz yok? Değiştirebileceğiniz yerden başlayın. Bırakın yapamayacaklarınıza odaklanıp kendinizi çıkmaza sokmayı. Yaşadığımız hayatta her şeyin karşılığı para, ve belki de çok para, biliyorum. Bu vereceğim emsal klişe olarak algılanmasın, klişeyse de denemeden bilemeyiz içinde yatan anlamı. Düşünce şeklinizi değerlendirin. Hayata nereden bakıyorsunuz? Olumsuzluklara, yapamadıklarınıza ve gelecekte de yapamayacaklarınıza mı odaklanıyorsunuz yoksa elinizde olan imkanlar dahilinde en iyi neleri gerçekleştirebileceğinize mi? İkisini de tercih etmek ve uygulamak bedava. Hiçbir ücret talep edilmiyor, iki yoldan birini tercih edebilirsiniz. Sadece aklınızdan geçenleri şöyle bir gözden geçirin ve motivasyonunuzu düşüren, hayatı olumsuz görmenize sebep olan virüslü bakış açısını kendi gözlerinizle görün. Siz kendinizi nerede ve nasıl görüyorsunuz ya da görmek istiyorsunuz? Başlangıcı buradan yani kendinizden yapın. Herkes başkalarının gündemi ve hayatıyla meşgul, sosyal medyanın etkisinden bahsetmiyorum bile… Bırakın diğerlerini, kendinizi başkalarıyla kıyaslamaktan vazgeçin ve elinizde olana ve gerçekten yapabileceklerinize odaklanın. Eğer kıyaslamalardan ve diğerlerinin yaşantılarından sıyrılabilirseniz kendiniz ve hayatınız adına önünüzde hiçbir engel kalmadığını göreceksiniz. Kendi motivasyonunuzu yaratmak bu kadar imkansız değil.

 

Herkesin öncelikle hayat yolculuğunda tek başına olduğunu kabul etmesini tavsiye ederim. Bu düşünce beraberinde bencilliği doğurabilir, doğursun. Belli seviyede bencilliğe hepimizin ihtiyacı var. Kendinizi düşünmeden diğerleri adına bir şeyler yapmaya çalışırsanız diğerleri ilerler ve siz olduğunuz yerde kalırsınız.

 

  • Eğer bir şeyler için mücadele edecekseniz bu sizin hayatınızla ilgili bir mücadele olsun.

 

  • Eğer bir konu hakkında canhıraş tartışacaksanız gerçekten özgür iradenizle içselleştirebildiğiniz bir düşünce ya da görüş için tartıştın.

 

  • Eğer bir şeyler uğruna kendi hayatınızdan ödünler verecekseniz bu ödünü yine gerçekten kendi istediğini şeyler ya da kişiler uğruna verin.

 

Başkalarının size empoze ettiği ya da etmeye çalıştığı görüş ya da kişiler uğruna değil.

 

Hayatınız bitmemiş cümlelerle doluysa bu cümlelere öyle ya da böyle bir nokta koyun ve yeni sayfaya geçin. O eksik kalan cümleler bir noktaya ulaşmadığı taktirde zihninizde yeni bir şeyler düşünmek ya da kendinizi geliştirmek için bir boşluk bulamayacaksınız ve bu da sizin kendi kendinizi tekrar etmenize sebep olacak.

 

Yolculuğunuzda birçok olumsuzluk olabilir, varoluş bunu gerektirir. Olumsuzluk olmazsa neyi ne kadar geliştirmeniz ya da hangi konuda ne kadar güçlenmeniz gerektiğini göremezsiniz. Fakat bu olumsuzluklar karşısında yukarıda da bahsettiğim gibi hangi düşünce şeklini kabul ettiğiniz sizin sorumluluğunuzda. Olumsuzluklara takılıp kalmak da edindiğiniz deneyimin size kattığı gücü hissedip yeni deneyimlere yelken açmak da sizin sorumluluğunuzda ve ücretsiz. Para harcamadan sahip olabileceğiniz bu deneyimlerden hangisini seçeceğinize şimdi siz karar verin ve uygulayın.

 

 

 

Uzm. Psikolog Mert Özaydın

NEREDEYSE GERÇEK!

 

Online Yaşam ve Metaverse

 

Yakın zamana kadar sosyal medyada geçirilen zaman sadece zaman kaybı ya da çocukların ve gençlerin bireysel sorumluluklarını yerine getirmelerine engel olan bir aktivite olarak görülmekteydi.  Şimdi ise durum daha karmaşık ve toplumsal hastalıklara zemin hazırlayacak boyuta ulaşmış bulunmaktadır.

 

İnsan beyni düşünsel yapı olarak gerçek ve hayal arasında ayrım yapamaz. Daha doğrusu hayal edilen, zihinde canlandırılan düşünce ya da olayları kişiye gerçekmiş gibi hissettirebilir. Çok mutlu olduğunuz bir gününüzü, gururlandığınız, başarılı hissettiğiniz bir anı hatırlamaya çalıştığınızda geçmişte o gün yaşadığınız duygu ve düşünceleri hatırlar ve hissedersiniz. Aynı şekilde çok üzüldüğünüz, bir kayıp yaşadığınız ya da sizi travmatize edecek bir hatıranıza odaklandığınızda ise aynı kaygıyı, korkuyu hissedebilirsiniz. Hatıralar zihnimizin bir köşesinde yer almaya ve var olmaya devam ediyor. İnsanlar bu hatıraları ne kadar çok düşünürse geçmişte yaşadıkları duygusal ve düşünsel tecrübeler aynı oranda bugün de hissedilebilir.

 

Peki gerçek & hayal ile sosyal medya ile gerçek yaşantı arasında ne gibi bir bağlantı kurulabilir? İki konunun ortak noktası insanın düşünce biçimidir. Maruz kalınan konu ne ise insanın konsantre olduğu konu da o olacaktır. Çok fazla bilgisayar oyunu oynayan bir birey düşünelim. Bu kişinin yüksek ihtimalle günlük yaşantısında oynadığı oyun sürekli aklında olacak ve tekrar o oyunu oynamak için zaman kollayacaktır. Zihni bu konu ile meşgul olacaktır. Bir adım ötesine baktığımızda yine yüksek ihtimalle bu kişi rüyalarında da o çok sevdiği ve oynamaktan keyif aldığı oyundan kesitler görecektir. Gerçek dünyada var olmasına rağmen zihni, sanal ortamda yarattığı bir oyun karakteri ile ve o sanal dünyadaki meşguliyetleri ile dolu olacaktır.

 

Kişinin sanal dünyadaki varlığı ne kadar belirgin ise gerçek dünyadaki varlığı bir o kadar belirsiz olabilir. Sanal dünya tanımı, oynanan online oyunlarını, online yayıncılık platformlarını ve takipçilere içerik sunulan platformları kapsamaktadır. Hepsinde var olma şekli farklı olmakla birlikte insanın psikolojik ve fizyolojik sağlığı üzerindeki olumsuz etkisi neredeyse aynıdır.

 

Günümüzde yeni jenerasyon için oldukça cazip görünen online platformlar ve sanal yaşam algısı, son günlerde sıklıkla gündeme gelen ‘Metaverse’ teknolojisi ile pekiştirilmeye ve insanların gerçek yaşamlarının neredeyse tamamını online dünyalara taşıma hedefi gütmektedir. Metaverse evreni kısaca, online oyunlarda olduğu gibi kullanıcıların karakterlerini istedikleri yönde kişiselleştirebilecekleri ve özgürce dolaşım sağlayarak işlerini yönetebilecekleri, sosyal etkinliklere katılabilecekleri ve ifade edildiği üzere maddi kazanç elde edebilecekleri bir sanal dünya olarak tanımlanabilir.

 

Nesiller arası bir problem olarak algılanan teknolojik devrimler, yeni jenerasyon için müthiş bir oryantasyon hızı ile sorgulanmadan kabul edilen bir yazılıma dönüşmüş sayılabilir. Bireysel ve toplumsal yaşam biçimlerinin hızla değişim göstermekte olduğu bu sürece tanıklık etmek bir yandan evrimleşen insanın teknolojik imtihanlarını izlemek açısından heyecan verici olsa da insanın temel ihtiyaçlarının doyurulması noktasında büyük bir endişe yaratmaktadır.

 

Üniversite okuyup herhangi bir bilim alanında meslek icra etmek gibi amaçlar yavaş yavaş yeni jenerasyon kümesinin çoğunluğunun zihninden yok olmaya başladı bile. Günümüz ebeveynleri açısından bu ritme ayak uydurmak ya da bu teknolojiyi kontrol etmeye çalışmak hiç de kolay görünmüyor. Çocukların bu meşhur uygulamalara erişimine çeşitli baskılarla engel olmaya çalışmak maalesef çocuklar açısından o uygulamaları daha da cazip hale getirmektedir. Çocukların tüm davranış değişim süreçlerinde olduğu gibi yasaklanan veya elinden alınmaya çalışılan her şey onlar için ulaşılmak istenen daha büyük bir haz odağına dönüşmektedir. Dolayısıyla kurulması gereken denge oldukça önemlidir.

 

Mevcut gelişimlerin sadece çocuklar açısından değil tüm toplum açısından değerlendirilmesi gerekmektedir. Çünkü oluşan yeni davranış ve yaşam biçimi toplumun tamamen online ortama adapte olduğunu göstermektedir. Bu genel değişim gerçeklik algısında ciddi bozulmalar yarattığı gibi hazzı erteleme konusunda başarısızlık ve dikkat & konsantrasyon sürelerinin azalması gibi farklı olumsuz etkiler de yaratmaktadır.

 

Gerçek yaşam, gerçek duygular ve deneyimler önümüzde sokakta ve her yerdeyken, müthiş büyük yatırımlar ile oluşturulan ve geliştirilmeye devam eden teknolojik devrimlerin yakın zamanda bize sunacağı en büyük reklam sloganları ise “Gerçek dünyadaki gibi görün!” ya da “Gerçekten dokunuyormuş gibi hissedin!” gibi mottolar barındıracaktır. Tüm bu teknolojik -gelişim- evrimleşen insanın varoluşunu sürdürmek için gerek duyduğu ve arzuladığı bir süreç mi yoksa toplumların kontrolünü merkezileştirmeyi isteyen yönetimsel organizasyonlar mıdır bilinmez. Fakat ön görebileceğimiz tek şey; mevcut uyum sürecinde insanların yalnızlıktan, görülüp duyulamamaktan, sevip sevilmemekten kaynaklı birçok psikolojik sorunun ve gerçeklik algısında oluşan bozulmalardan dolayı ise psikiyatrik & zihinsel hastalıkların çoğalması olacaktır. Zor olan yakın gelecekte bu problemlerin ortaya çıkacağını ön görmek değil; bu denli geniş çapta yaşanacak toplumsal sorunlar ile nasıl baş edileceğidir.

 

Uzm. Psikolog Mert Özaydın

 

Toplumun Psikolojik İntiharı

Bir bütünü bütün yapan şey parçaların birbiri ile olan uyumu ve tutarlı olarak birbirilerini tamamlama çabasıdır. Bir aile, bir şirket, bir futbol takımı, bir müzik grubu, bir arkadaş grubu hepsi birer bütündür. Bütün olma motivasyonları ise birbirlerine saygı duymaları, birbirleri ile birlikte hareket etmek istemeleri ve genel olarak sınırların farkında olmalarıdır. Toplum da bir bütündür ve ancak aynı senkron içinde hareket ederse bütünlüğünü koruyabilir.

Genel gözlem olarak bütünlüğün zaten artık eskisi kadar kuvvetli olmadığını hepimiz fark edebiliriz. Ancak bu domino taşı etkisi acaba nereye kadar devam edebilir? Toplumu dinç ve bir tutan çoğu değer yeni nesil tarafından neredeyse bilinmiyor, hatta duyulmamış bile olabilir. Çünkü artık herkes sadece yaşam mücadelesini düşünüyor. Herkes bütüncül bir bakış açısından sıyrılıp bireysel bakış açılarında yaşamlarını sürdürme çabasında. Bakın belirli bir kesim için söylemiyorum, özellikle altını çizerek herkes diyorum. İstisnai durumlar varsa da kaideyi bozamıyor gördüğümüz üzere.

Farkında olmamız gereken ve aslında sürekli gündemimizde tutmamız gereken çok kritik bir konu var. Toplumsal değerler yitirilmeye başlandıkça, aslında bastığımız zemin sağlamlığını yitiriyor. Sistem birbirine bağlı çarklar bütünüdür. Bir çarktaki sorun sistemin tamamına etki etmektedir ve bugün görüyoruz ki sistemdeki çarkların birçoğunda problem var. Eğitim sisteminden çalışma hayatına yeni neslin beklentileri çok farklılaştı. Şu anda ilkokul, ortaokul ve lise döneminde öğrenci olan gençlerimizin çoğunun hedefinde bilimle uğraşmak yok, onlar Tiktok, Instagram, Twitch, Youtube gibi platformlarda fenomen olmayı diliyorlar. Ve hatta şimdiden geleceklerine yatırım yapmak için kendilerine takipçi kazanmak adına içerik oluşturma gayesindeler. Tartıştığımız konu ve bugünün şartlarını yan yana koyduğumuzda neyin doğru neyin yanlış olduğuna karar vermek hayli zor. Fakat genel olarak bakıldığında bu bakış açısı okula, öğretmene, eğitim sistemine, hazırlık sınavlarına, ders çalışma disiplinine ve bu minvaldeki değerlerin ve öğelerin tamamına doğrudan hasar vermektedir. Okullarda öğretmen öğrenci ilişkileri her gün daha da dejenere olmakta ve sistem buna müsaade etmektedir. Alan da veren de razı olmamalı bu durumdan.

Bu konuya sadece eğitim hayatı olarak bakmayın. Aile içi iletişimlerde bozulmalar, çocukların istismarlara karşı daha savunmasız olması, rant sağlamak adına zorbalığın en üst seviyelere ulaşması, genel akademik başarı seviyesinin düşmesi, izlenmek & dinlenmek adına sözel & fiziksel şiddet davranışlarının artması, ergenlik dönemi depresyonlarının artması, cinsel gelişim ve cinsel yönelim konuları hakkında yanlış bilgilendirilmeler gibi sayabileceğimiz onlarca belki yüzlerce farklı çıktısı olan bir konudan bahsediyoruz.

Sosyal medya ve dijital yaşam konuları gençlerde eğitim sistemine karşı bazı yargılar oluşturmaya devam ederken yetişkinlerin hayatlarında da çeşitli olumsuz deneyimler yaratmaya devam etmektedir. Yetişkinlerin içine hapsolduğu sosyal medya ve sosyal iletişim kanalları artık gerçek hayatta iletişim kurmaya isteksizlik, kendini ortaya koyma konusunda kaygılanma, duygularını ifade etme konusunda çekimserlik gibi farklı noktalara etki etmektedir. Genel olarak bakıldığında farkında olsak da olmasak da sosyal medya hayatlarımızı ele geçirmiş durumda. Sosyal medya insanları duygusal olarak istismar etmektedir. Duygularımızın azalarak yok olmasına zemin hazırlamaktadır.

Tüm bunların sonucu olarak ise ortaya panik bozuklukları, depresyonlar, yoğun anlamsızlık hissi gibi belirtiler çıkmaktadır. Kaos nedir? Kaos tam olarak içinde bulunduğumuz kargaşa halidir. Yeni nesil kendini sahipsiz hissedip oradan oraya savrulurken onları yetiştiren kuşak kendi yaşam mücadelesinde (mecburen) boğuşmakla meşgul. Aralarında köprü yok, yeni kuşak ne bekler ne ister bilmiyoruz. Nesiller arası kopukluğun bu denli yüksek olması toplumsal değerlerin yok olması için maalesef uygun zemin hazırlamıştır. Toplumda herkesin bir derdi var fakat son noktaya kadar kimse durumu toparlamak ya da iyileştirmek için adım atmıyor. İşte bu toplumun psikolojik olarak çöküntüye uğraması için en büyük sebeptir. Akıl ve ruh sağlığı konusunda yapılan bilinçlendirme çalışmalarının çok daha fazla yaygınlaştırılması gerekmekte olup aynı zamanda her bireyi bu anlamda takip edebilecek aile hekimi uygulaması örneğindeki gibi aile psikologları kadrolaştırılmalıdır. Ancak bu şekilde genel bir psikolojik kalkınma programı ortaya konmalıdır. Problemin saptanması için önce problemin ne olduğunu verisel olarak saptamamız gerekir. Aile psikoloğu uygulaması gerçekleştirildiğinde her bireyden alınacak lokal veriler toplamında ortaya toplumsal psikolojik değerler verileri çıkacaktır. Bu veriler doğrultusunda atılacak adımlar çok daha hedef odaklı ve tasarruflu olacaktır.

Yakın gelecekte psikoloji konusunda çok daha farklı konuları tartışacağımızı düşünüyorum. Herkesin, attığı adımda danışmak isteyeceği, sorumluluğu paylaşmak isteyeceği ve bir nebze bağımlı hissedeceği bir psikolog ihtiyacının doğacağını düşünüyorum ki günümüzde de durum yavaş yavaş bu senaryoya dönmeye başladı. Fakat yakın gelecekte psikolojik sağlık olarak toplumsal bir kaosun bizleri beklediğini ve bu duruma hazırlık olarak da akıl ve ruh sağlığı konularında herkesin çok dikkatli olmasını öneriyorum. Temellerimize değerlerimize bir adım bile daha fazla yaklaşmak psikolojik iyileşme açısından çok değerlidir.

 

Uzm. Psikolog Mert Özaydın

Meaning Of Life Akademi

Psikolojik Danışmanlık ve Eğitim Merkezi